"DEVRİMİN SESİ AŞIK İHSANİ"

Rasim YILMAZ
(rasimyilmaz08@hotmail.com)

21.04.2021

 “Sanatçıyı sanatçı yapan ürettikleridir.”

Rasim Yılmaz
 
Yetmişli yılların devrimci sesi, ünlü halk ozanı Âşık İhsani…
O, gür sesiyle, coşkun akan ırmaklar misali yatağına sığmayan bir halk ozanıydı. İhsani, değişen ve değiştiren bir sanatçıydı. Şiirinin içeriğine uygun okuyuş tarzıyla kitleleri kolay etkiliyordu. Kendisi âşıklık geleneğine bağlıydı. Ancak şiirlerine yaptığı müziği geleneksel âşık müziğinden farklı olarak, marşlara daha yakındı. Onun türküleri, binlerce kişilik yürüyüş kollarında kitleler tarafından marş şeklinde söylenmeye elverişli isyan türkülerdir. Yani onun müziği kabaran devrimci dönemin ruhuna uygun müziklerdi. İhsani, bağlamasıyla özdeşleşmişti ama davul, klarnet, ney, flüt gibi müzik aletlerini de ustaca kullanan bir sanatçıydı.

Günümüzde ise İhsani gibi halkın sanatçıları unutturulmaya çalışılıyor. Bugün havuz medyasının öne çıkardığı sanatçı bozuntularının boy göstermeleri kimseyi yanıltmasın. Gün gelecek gerçek sanat, gerçekçi sanatçı, hak ettiği yerde olacak.
 
Baskı, sömürü ve eşitsizlik yok olmadıkça, İhsani’nin türküleri “eşitsizlik zincirini kırana dek” kitlelerce haykırılacaktır, bu böyle biline.
 
İhsan’inin anlatım tarzıyla söylemek gerekirse; Demem şu ki sınıf mücadelesin
de kültür-sanat alanı, mücadelenin izlerini taşır. Mücadele süreç içerisinde kendi aydınını, kendi sanatçısını yaratır. Halka, işçiye ve emekçiye yakın olmak, mücadelesine ortak olmak, kaderini onların kaderiyle ortaklaştırmak, sanatçıya zenginlik katarak gönüllerde yaşamaya devam etmesini sağlar. Tıpkı Âşık İhsani ve diğer halk sanatçılarında olduğu gibi…
 
İhsani’nin şiirleri, türküleri ve devrimci kişiliği yanında, mektupları da kitleleri duygulandıran, coşturan bir özelliğe sahiptir. İşte o mektuplardan birini okuyucularımın hafızalarına sunmak istiyorum
 

Mektup
Âşık İhsani
 
“Demem şu ki sevdiğim, ortaçağdan bu yana bana öyle bir ters geldi ki,1971 Mart, Nisan, Mayıs ve sonrası… Yıkılası mahpushaneler tıklım tıklım evde, yolda, işte, sokakta, on on, yüz yüz, bin bin adam toplanmakta. Anlayacağın ne kadar ben çağımdan ve üzerinde büyüyüp suyunu içtiğim toprağımdan yanayım diyen aklı işleyen, genç, yazar, öğretmen, sanatçı, işçi-köylü varsa ve hatta kim ki okur-yazarsa şimdi bunlar küme küme, her yerde bahtı kara Türkiye’mde içerde. Yani budandıkça artan ve Türkiye’min o silinmez gibi yüz karasını yeryüzünde çıra çıra ağartan bu her biri bir yurtseverin yeri şimdi küfürden yapılı ve işkence kapılı birer zindan ipleri.
İşte böyle iki gözüm, daha sözüm bitmedi. Eli kolu kanlı, kirli yıkılası karanlık biraz daha çark ederek geriye ak beyazı yığın yığın içeriye aldı. Ama bu kadarla yetmedi. Tadı bal ve o kadar da kutsal bu yerin gerçek öz sahibi devrimcilerin birer hain gibi duyurarak adını ve anayla babaya evladını gammazlayıp duran ve kardeşi kardeşe kahpecene vurduran, bu karanın da karası zehrini var gücüyle kusmakta. Ve de işin en kötüsü sözüm ona demokrasi erleri, yani muhalefet liderleri mezarına girmiş birer ölü gibi susmakta. Şimdi anladın mı? Bu işin nedenini ve neden yurdumun aşı, işi, eğitimi olmayan çocukları köşe başlarında satar körpecik bedenini. Ya da neden ekmeği kuru, acı ve çoğunlukla dokuz nüfus tek oda da kiracı…  Kendi bile ayağı çarıktan, başı sarıktan kurtulamayan köylüm, biri karısının çeyizini, diğeri sarı öküzünü satıp birazcık karın doyurmak için soluğu alıp gider, kalır dili ve töresini bilmedikleri Almanya’larda.
Gazetelerde gördün mü? Bilmem. Gençler ölüyor. Bizim gençlerimiz. Ama hayır sevdiğim hayır, bu gençler ve bunlar gibiler sanılmasın göçüp göçüp gittiler. Bunlar sadece Türkiye’de devrim tarihinin iç budak göbeğine birer altın başlı çelik çivi gibi gömüldüler.
Hani 12 Mart’ta ihanetle suçlanan siyasi kodamanlar vardı ya sevdiğim. İşte onlar kurtardıkları gibi başlarını yüzbinler, milyonlara çıkardılar ardından maaşlarını. Sonra iyiden iyiye beylerin maaşı ödensin diye, günü kara fukara halkımın sırtına ekmekten kömüre, tütünden demire, havadan suya, gazdan tuza zam gene geldi.
Hele işsizlik öylesine büyümekte ki deme gitsin. Her köşede bir dev gibi ayakta… Ortada bir de gammaz direttiler ipe tespih dizer gibi arda arda. İnan görülmemiş zülüm ve işkencenin en adisi bunlarda. Daha nasıl desem? Bilirsin hani o bir devrim devrim diye gelen ve aklınca bir şey bilen, yaşlının üstünde, yaşlı ve anlaşıldı ki boş bir küfe gibi başlı, bilmem neyin balyozcu başı, devrime karşı en çok çıkarak, anayasa duvarını yıkarak foseptik çukuru açar gibi açtı savaşı. Sonra birer birer sözüm ona sözcüler yat borusu haline getirilen radyo ve gazetelerden avazları çıktığı kadar “Gençliğin yabancı ideolojiye kandığını, onlar için idam fermanı hazırlandığını deyip deyip utanmadan bağırdılar. Ama hayır sevdiğim hayır. Bu gençler peşlerine düşen birkaç ağzı salyalı ite ve idamlı, zindanlı tehdide dönüp de bakmaz. Ve atasının armağanı yerini, yani alnının ak terini emperyalist sömürüye bırakmaz.
Ha! Az daha unutuyordum. Hani o bir işe girebilmek için rüşvet parası biriktiremeyen komşumuz on bir çocuk babası hamal Hamo vardı ya. Hani karısı giden yıl hastane kapıları önünde ,boş bir yatak beklerken ,bayramın ilk gününde ölmüştü. İşte onu kaybettik. Bir de önceki gün komşulardan biri ölüsünü gömdürdüğü tabutu gece camiden aşırıp yaktı. Tabutluğun bir yerine bir de şöyle bir mektup bıraktı. ”Açlığa ne ise ya, soğuğa dayanamadık. Bir tabut götürüp yakacağım. Allah afetsin” Ha! Ha! Öyledir. Belki bu gerçekler elleri ve nefesleri kan kokan, paslı, isli kafaların gitmeyebilir hoşuna. Ama inan bir tanem sarı balın arısını ve öz karısını satar gibi vatanımızı satanların çabaları boşuna. İşte sana bir örnek: Hey! Boyu boyum, huyu huyum, yolu yolum, kafam, yüreğim, kolum… Bu içi yanan ve devrimi getirmekle suçlanan gençler ne dediler biliyor musun? Yargılanırken birer birer “Türkiye halkı ve kurtuluşu yolundaki eylemde ölümü kucaklarız” Hah! Ha! Ha! Hayd! Be kökü kanlı kırlarımı süsleyen gök mavisi çiçeğim. Ha! Ha! Hayd! Be. Çeliğin suyu ve altının sarısı kadar öz bu söz, zulmün sırça sarayını zulmedenin başına boz bulanık bir toz gibi yıktı. Bana gelince ve sen bir gün “he evet he” deyince seninle oturup yan yana, sana anlatacaklarım çok. Şimdilik hurda bir demir yığını gibi, gözaltındayım burada. Ama ey! Ben soğuk duvar diplerinde üstü başı,ayağı çıplakların beklediği güneş kadar sımsıcağım. Hiç kuşkun olmasın sazıma ve şiirlerime başı kör deyimi mermi dolu silaha sarılır gibi gene sarılacağım. Gene türkülerimi yapıp gene haykıracağım.
Çağır Muzaffer’i, Nazım da gelsin, haydi belini çabuk tut, verin şu kara gidişin yeşil köküne, ağzı keskin balta gibi inelim.
Ey! Yurdumda gelişen ak güllerin, kıpkırmızı gül bağı ve kurak her bölgemin el değmedik, su bulunca yediveren toprağı, dinle beni. İstersen bu sözümü iyice bir yere yaz: ”Faşizm, 15-16 Haziran’ı olan bir ülkede fazla yaşamaz”. Yani böylesi bir ülkede faşizm ne kadar güçlü gelirse gelsin ve yanında ne kadar satılmış, gammazcı, zindancı olduğunu bilirse bilsin, gene de boyun kemiğinin kıstığını görecek, devrimin işleteceği bir çelik mengenede.
Hey! Sabaha giden gece yolcusuna mehtap kadar ak ve sert ellerin dokuduğu yurdumun mavi ipeği dediğim uşak… Sıkıldıysan gel gel istersen durma orda öyle kendi bir başına tek ve yüzme bilmeyen bir insanın denize düşüşü gibi, bunalım ortasında ürkek. Gel gel de göğsümün sol üstüne koy, daya başını ve kaldır o hilesiz gözlerinin üzerinden iki kılıç gibi kaşını. Bak göreceğiz ileri apak ama ey! Herkese eş doğan lekesiz güneş... İleri gitmek, ileri görmek işçiyi önde, köylüyü bu yönde eğitmek işlerine gelmez bu çöplükteki saksağanların. Bundandır ki ak ve o kadar da hak düşmanı bu her biri bir azgın yara mikroplara karşı savaşımız devam ediyor, devam edecek. Ele el, dişe diş, başa baş giden bu savaş, hasta ve boğazına kadar yasta çırpınan Anadolu’mun damarında atan kırmızı kanla, kara mikrop savaşıdır. Yüreği ateşte yanan, yani kurtuluşa inanan herkes gibi bu savaşa sende gel ve otuz iki dişinle, keskin bir keser gibi bilen de gel. Biliyorsun rahat görebilmek için yarını ben, o, bu, sen çalıları koparır gibi kökünden koparıp atmamız gerek emperyalizmi ve onun kapı iti uşaklarını. İşte böyle benim aklım, saklım emelim, kadınım, kadınımın süt hası ve benim olacaksa evde gül ya da taştanımın saygıdeğer nanası.”
 
KİMDİR ÂŞIK İHSANİ?

Deniz Gezmiş ile birlikte Amerikan bayrağı yakan, polis kayıtlarında komünist Âşık İhsani olarak kaydı bulunan bir devrimci…
 
Onun her sözü, her türküsü kitlelerde yankı buldu. Çünkü o yoksul köylülüğün temsilcisi, işçi sınıfının müzikal önderiydi. Uğruna onlarca insanın kafa yorup onlarca ciltlik kitaplarda yazdığını o bir dörtlüğe sığdırarak kitleleri harekete geçirmeyi başarıyordu.
 
1930 Diyarbakır doğumlu olan halkın ozanı Âşık İhsani, Azerbaycan kökenli bir aileye mensup olup, asıl adı İhsan Sırlıoğlu 'dur. İki yaşında babası Filit'i kaybeden ozanı, annesi yoksulluk içinde ve bin bir sıkıntıyla büyüttü. Yapmadığı iş, gitmediği yer kalmadı. Doğuda toprak, güneyde pamuk, egede yapı, trakyada maden işçiliği yaptı. Uşak Şeker Fabrikasında işçi olarak çalıştı. Orada Âşık Güllü Şah (Sevim) ile tanışıp evlendiler. Birlikte Anadolu'yu dolaştılar. Birlikte türküler söylediler. Halk şiirini yaydılar, topluma sevdirdiler, yaşattılar. Sesiyle, sözüyle, sazıyla durmadan yılmadan politika yaptı, şenliklere katıldı. Toplumun çeşitli sorunlarıyla toplumsal ve ekonomik konularla ilgili birçok şiirler yazdı. Toplumsal muhalefeti yazdığı şiirlerle, söylediği türkülerle besledi. Halk şiiri geleneğiyle toplumcu görüşü birleştirdi
 
BENZERLİĞİN BU KADARI…
 
Hayat onu Adnan Menderes ve Celal Bayar ile de tanıştırır. Sazı ile sözü ile Demokrat Parti mitinglerine katılır. Fakat bu çok fazla sürmez.
 
 “Evvel Allah sonra Demokrat Parti” ve benzeri şarkılar yaptığı da oldu. DP'yi deviren 27 Mayıs Darbesi sonrası Türk Ocakları’nın 51. Yıldönümü dolayısıyla TRT‘de verilen bir törende alelacele sahneye çıkarıldı. Sakalı göğsünde, saçı belinde bir halde sahneye çıkan İhsani’nin söylediği şarkı Başbakan Fahri Özdilek tarafından beğenilmedi. Başbakan ayağa kalkarakAtın şu komünisti oradan!deyince, Âşık İhsani şaşkınlık içinde kendini emniyette buldu.
 
ÖNCE ALKIŞ SONRA DAYAK
(Yazarın notu)
Rasim Yılmaz

Yıl 1974 tür yer Bitlis.
Milliyetçiler 3 Mayıs günü Türklük Günü kutlamaktadırlar. Öğretmen okulu Müdür H. Öngüt ücretsiz 5 adet davetiye verdi. Şimdi adlarını hatırlamıyorum, iyilik yapmış olmanın gururuyla okulumdan ‘Oto’ soyadlı 4 arkadaşımı da yanıma alıp geceye gittik.
Daha önceden kararlaştırıldığı üzere alkışlar eşliğinde sahneye çağrıldım. Orkestra eşliğinde üç adet türkü söyledim. Son olarak Nuri Sesigüzel’in “Şu Sazıma Bir Düzen Ver ”türküsünü çok içli ve çok yanık söylemiş olmalıyım ki gelen tezahüratlar üzerine türküyü bir kez daha tekrarlayarak büyük bir alkış eşliğinde sahneden indim.
Sahnede tiyatro gösterisi var.  Oyuncu, “Bazı beyinleri yıkanmış Komünist – anarşist gençler ülkemizin gerçek dostu ABD 6. Filosunu protesto ederek çeşitli anarşik olaylara mahal vermişlerdir!” dediğinde biz 5 arkadaş göz göze bakışarak vücut dili anlaşmasıyla aynı anda “Bağımsız Türkiye” sloganı atmaya başladık.
Siz misiniz Müslüman mahallesinde salyangoz satanlar misali, hangi ara peydah oldular anlamadık polisler bizi yaka paça kaparak ara boşluklardan sürüyerek salondan çıkarmaya başladılar. Fakat çıkarmakla kalsalar iyi… Bu arada yanından geçmekte olduğumuz kişiler küfürler eşliğinde tekme, tokat bize vurmaya başladılar. Dışarı koridora bile saldıranlar oldu fakat polis seyirci kaldı. Bizi alıp emniyete götürdüler.
Bu benim ilk defa gözaltına alınışımdı. Bizi emniyette bir saate yakın tuttular, o saate bizi kimin gönderdiğini, bu provokasyonun arkasında kimlerin olduğunu sorarak bir fasılda emniyette dövdüler. Bir süre sonra gelen iri yarı, takım elbiseli, fötr şapkalı bir adam diğer arkadaşlarımı alıp götürdü. Polisler bu gelenin ünlü Molla Barzani’nin yakını olduğunu benim onlardan uzak durmam konusunda dayak eşliğinde sıkı sıkı tembihlediler. Oysaki geceye onlar beni değil, ben onları götürmüştüm. Bir süre sonra da beni salıverdiler.
İşte o gün bu gündür, hem Barzani’cilerden, hem de sözde Milliyetçilerden uzak durdum. İyi ki o olayı yaşamışım diye kabul ediyorum. Çünkü benim süreç içerisinde ülkem için bağımsızlığı savunan katıksız Sosyalist olmamı sağlayan belki de o dayaktır.
**
Biz yine İhsani’ye dönecek olursak; İhsani, Diyarbakır Tüccarlar kulübünde düzenlenen bir nişan töreninde okuduğu bir şiir ve aynı günlerde Ergani İlçesinde yaptığı bir konuşmadan ötürü Komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle 142 ve 159. maddelerden yargılandı. Yine 22 Kasım 1967 de Devrimci Öğrenci örgütlerinin düzenlediği Kıbrıs Mitingine katılması sonucu, Deniz Gezmiş ile birlikte, ABD bayrağını yaktıkları gerekçesiyle gözaltına alındılar. 1968 Ara seçimlerinde ise TİP ’in İstanbul 1. Sıra milletvekili adayı olarak seçimlere katıldı ancak seçilemedi. İstanbul Babıali Caddesinde açtığı kitapçı dükkânının vitrinine astığı bir şiir yüzünden mahkemeye verildi.
 
İhsani artık Almanya, Fransa, Belçika, Avustralya’da konserler verir, konserlerinde salonlar dolar taşar, ismi çoktan ülke sınırlarını aşar, dünyada adından söz ettirir olmuştur.
 
12 Eylül sonrası Fransa’da yaşamaya başlayan Âşık İhsani, ülkesinden uzak bir hayata daha fazla dayanamaz ve 1995 yılında Diyarbakır’a döner.
 
Onlarca plak, şiir ve kitabın yanı sıra zaman buldukça dergilere yazmayı sürdürür.
 
“Sınıf sınıf ayrımının dışında
Dinli dinsiz birleşmenin peşinde
Güneşin alnında suyun başında
Yemişi bol olan dalda biz varız
Biz varız da be he dostlar biz varız.”
 
ESERLERİ:
ŞİİR: Âşık İhsani'nin Hayat Hikâyesi ve Şiirleri (1960), Âşık İhsani ve Güllüşah (1960), Ağalı Dünya (1964, 1965), Yazacağım (1967), Bakalım Hele (1967), Ozan Dolu Anadolu (1973), Bak Tarlanın Taşına (1974), Vur Ağa’nın Başına (1975), Dünden Bugüne Âşık İhsani (1976), Beyaz Köle (1985), Düş Değil Bu (1999), Bıçak Kemikte (2002).
 
 
İstiyorum

Bırakın şu karanlıktan
Beni çıkmak istiyorum
Yeni için eskileri
Vurup yıkmak istiyorum

Kitlelere seslenir:
Uyan emekçi kardaşım
Uyan daha daha uyan.
Benim kavga arkadaşım
Uyan, daha daha uyan

Uyan aziz canım benim
Damardaki kanım benim
Dertli perişanım benim
Uyan, daha daha uyan

Ağalar kırdı dalını
Tahsildar sattı çulunu
Borçlu gömdürdün ölünü
Uyan, daha daha uyan

Uyan kendine hak iste
Kara bahtını ak iste
Doktor iste, toprak iste, iş iste
Uyan, daha daha uyan

Evin, yolun, işin olsun
Anayasa eşin olsun
İçinde ateşin olsun
Uyan, daha daha uyan

Neden geri kaldığın sor
Öğrenirsin kafanı yor
Eller fezaya gidiyor
Uyan, daha daha uyan

Kalk şöyle bir etrafı gez
Düşmanı tut başından ez
Bu kadarı sana yetmez
Uyan, daha daha uyan

Uyan alem görsün seni
Aç gözünü dinle beni
Her gün biraz daha yeni
Uyan, daha daha uyan

Ayrılığı kökünden kaz
Tarihine bir destan yaz
Karanlıkta beyaz beyaz
Uyan, daha daha uyan

Uyan göğü yere indir
Çeliği toprağa bindir
Bunlar senin görevindir
Uyan, daha daha uyan
 
“Bir ülkenin sanatını yapanlar, o ülkenin kanunlarını yapanlardan daha güçlüdür!”
 
Sazını şaha kaldıran, sınıf mücadelesinin  devrimci cesur ozanı Aşık İhsani’ye Aramızdan ayrılışının 12. Yılında (21 Nisan 2009)  bin selam olsun!...
 
 
 

Bu makale 3169 kez okundu.